Bir ceza mahkemesi, bir kişinin geçmişte yasal görünen bazı faaliyetlerini sıralayarak onu yıllar sonra terör örgütü üyesi sayabilir mi? Daha önemlisi, söz konusu faaliyetler bir bankada hesap açmak, eğitim çevreleriyle temas etmek, öğrenci faaliyetlerinde yer almak veya bazı kişilerle telefon irtibatı kurmak gibi kendi başına şiddet içermeyen fiillerden oluşuyorsa, bu fiillerden kişinin bir örgütün şiddet veya terör amacını bildiği sonucuna nasıl ulaşılmalıdır?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi’nin 5 Mayıs 2026 tarihli Yasak v. Türkiye kararı, bu basit görünen ama Avrupa ceza hukuku bakımından da temel olarak kabul edilecek bir soruya cevap arıyor. Karar, Türkiye’nin terör örgütü üyeliği yargılamaları bağlamında verilmiş olsa da, ortaya koyduğu ilke Türkiye sınırlarının çok ötesine geçiyor.
Yasak kararı, devletlerin terörle mücadele yetkisini inkâr eden bir karar değildir. Devletler terör eylemlerini ve şiddet içeren örgütlenmeleri cezalandırabilir; ancak bunu yaparken ceza sorumluluğunu ilişki, temas, sosyal çevre veya geriye dönük varsayımlar üzerine kuramaz. Suçun maddi unsurları kadar, kişinin suçla kurduğu manevi bağ da bireyselleştirilmiş biçimde ortaya konulmalıdır.
Bu yönüyle kararın merkezinde tek bir kavram vardır: mens rea — yani suçun manevi unsuru, failin bilgi, irade ve kast düzeyi.
Türkiye bağlamı: yasal görünen geçmiş faaliyetlerden terör kastına geçiş
Yasak davasının arka planı, Türkiye’nin yakın tarihindeki en ağır politik kırılmalardan biridir. 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünden sonra Türk makamları, uzun yıllar boyunca eğitim, medya, finans ve sivil toplum alanlarında varlık gösteren Gülen hareketini darbe teşebbüsünden sorumlu tuttu ve hareketi “FETÖ/PDY” olarak adlandırılan silahlı terör örgütü şeklinde nitelendirdi. AİHM kararında da belirtildiği üzere, Gülen hareketi uzun süre Türkiye toplumunda dinî ve eğitsel bir hareket olarak algılanmış, ancak özellikle 2013 sonrası süreçte devlet makamlarının ve yargının değerlendirmesi değişmiş, örgütün mahkemelerce terör örgütü olarak formel sınıflandırılması esasen 2016-2017 döneminde gerçekleşmiştir.
Bu tarihsel bağlam önemlidir. Çünkü Yasak davasında başvurucu Şaban Yasak’ın mahkûmiyetine dayanak yapılan faaliyetlerin önemli kısmı, söz konusu yapının toplumdaki algısının ve hukuki niteliğinin dönüşüm geçirdiği bu kritik dönemden önceye veya dönüşüm sürecine ilişkindir. Başvurucu, Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilmiştir. Mahkûmiyetin dayanakları arasında, iddia edilen eğitim/öğrenci yapılanması içindeki rolü, Bank Asya’daki hesap hareketleri, sosyal güvenlik primlerinin hareketle bağlantılı kabul edilen bir şirket tarafından ödenmesi, tanık beyanları ve bir kişiyle telefon irtibatına ilişkin HTS verileri yer almıştır.
Bu delillerin her biri Türkiye’deki çok sayıda benzer davadan tanıdık bir örüntüyü yansıtır. Bu kapsamda asıl sorun, bu fiillerin hangi hukuki ve mantıksal köprüyle “terör örgütü üyeliği kastı”na dönüştürüldüğüdür.
Bir kişi, o dönemde yasal olarak faaliyet gösteren bir bankadaki hesabı nedeniyle, bir eğitim çevresiyle teması nedeniyle veya bazı kişilerle irtibatı nedeniyle, otomatik olarak bir örgütün şiddet veya terör amaçlarını bilen ve bu amaçla hareket eden kişi sayılabilir mi? Yasak kararında Büyük Daire’nin cevabı, büyük ölçüde bu soruya verilmiş bir cevaptır.
Daire’den Büyük Daire’ye: kararın dramatik ağırlığı
Yasak kararının önemini artıran unsurlardan biri, AİHM’in kendi içindeki yargısal dönüşümdür. İkinci Daire, 27 Ağustos 2024 tarihli kararında başvurucunun hem 3. madde hem de 7. madde şikâyetlerini kabul edilebilir bulmuş, fakat oybirliğiyle her iki madde bakımından da ihlal olmadığı sonucuna varmıştı. Büyük Daire ise aynı dosyada farklı bir sonuca ulaştı: 7. madde yönünden 11’e karşı 6 oyla, 3. madde yönünden ise 9’a karşı 8 oyla ihlal buldu.
Bu dönüşüm, davanın ne kadar sınırda ve hukukî açıdan ne kadar ağır bir mesele içerdiğini gösteriyor. Aynı dosyada Daire’nin oybirliğiyle ihlal yok dediği yerde Büyük Daire, Sözleşme’nin iki temel güvencesinin ihlal edildiğini kabul etmiştir: 7. madde kapsamında kanunsuz ceza olmaz ilkesi ve 3. madde kapsamında kötü muamele yasağı.
Bu iki ihlal birlikte okunduğunda karar, yalnızca mahkûmiyetin hukuki zeminiyle değil, aynı zamanda cezanın infaz edildiği koşullarla da ilgilidir. Büyük Daire’nin 3. madde yönünden vardığı sonuç, Cezaevi koşullarının kümülatif etkisinin aşağılayıcı muamele eşiğine ulaştığına ilişkindir. Ancak Yasak kararının Avrupa ceza hukuku bakımından asıl değeri, 7. madde altında yürütülen mens rea analizinde yatmaktadır.
Kararın kalbi: “guilt by association” reddi
Büyük Daire, Yasak kararında ceza sorumluluğunun kolektif suçluluk veya yalnızca ilişki üzerinden kurulamayacağını açıkça vurguladı. Kararın en kritik bölümlerinden birinde Mahkeme, ceza sorumluluğunun bireyselleştirilmesi gerektiğini, bunun da sanığın mens rea’sının açıkça kurulmasını gerektirdiğini belirtti.
Bu, örgüt üyeliği suçları bakımından önemli bir ayrımdır. Çünkü üyelik suçlarında ceza sorumluluğu çoğu zaman doğrudan şiddet eyleminden değil, aidiyet, süreklilik, irade, bilgi ve bağlılık gibi daha dolaylı göstergelerden hareketle kurulur. Bu tür suçlarda mahkemeler, maddi fiillerden failin manevi unsuruna geçiş yapmak zorundadır. İşte keyfîlik riski de tam burada başlıyor.
Yasak kararının söylediği şey şudur: Mahkemeler, görünürde yasal veya çok anlamlı faaliyetlerden terör kastına geçiş yapacaksa, bu geçişi varsayımla değil; somut, bireyselleştirilmiş ve zamansal olarak anlamlı gerekçeyle kurmalıdır.
Başvurucunun eğitim alanındaki iddia edilen rolü, tek başına onun örgütün stratejik, şiddet içeren veya terör amaçlı kollarıyla kişisel, işlevsel veya hiyerarşik bağını göstermemektedir. Banka hesabı, sosyal güvenlik kaydı veya telefon irtibatı da tek başına kişinin örgütün şiddet amaçlarını bildiğini kanıtlamaz. Bu nedenle fiilleri listelemek yetmez. Mahkeme, bu fiillerden suç kastına nasıl ulaştığını somut delillerle göstermek zorundadır.
Madde 6 mı, Madde 7 mi? Muhalefet şerhlerinin değeri
Yasak kararının en ilginç taraflarından biri, 7. madde bakımından verilen altı karşı oydur. Bu karşı oylar, kararın önemini azaltmıyor; tam tersine, kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemi içindeki gerçek ağırlığını ortaya koyar.
Muhalif yargıçlar, yerel mahkemenin yaklaşımını savunmamaktadır. Onların itirazı daha kurumsal ve daha teoriktir: Eğer Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi genel düzeyde mens rea arayan ve öngörülebilir kabul edilen bir suç tipi ise, somut davada mahkemenin bu mens rea unsurunu gereği gibi tartışmaması, 7. madde meselesi değil, varsa 6. madde meselesidir. Başka bir ifadeyle, muhaliflere göre sorun “kanunsuz ceza olmaz” ilkesinden ziyade, adil yargılanma hakkı, gerekçeli karar ve delillerin değerlendirilmesi alanına aittir. Ortak karşı oyda bu nokta açıkça ifade edilir: kusur varsa, bu kusur Madde 6 kapsamında incelenmelidir; ancak Büyük Daire önünde kabul edilebilir bir Madde 6 şikâyeti bulunmamaktadır.
AİHM, 7. madde üzerinden somut delil değerlendirmesine fazla yaklaşırsa, Mahkeme’nin “dördüncü derece mahkemesi” gibi davranıp davranmadığı tartışması kaçınılmaz hale gelir. AİHM normalde ulusal mahkemelerin yerine geçerek delilleri yeniden tartan bir temyiz mahkemesi değildir. Muhalif yargıçların uyarısı, Sözleşme mimarisinin bu sınırını koruma kaygısından kaynaklanmaktadır.
Ancak çoğunluğun cevabı da en az bu itiraz kadar güçlüdür. Çoğunluğa göre mesele, yalnızca yerel mahkemenin daha iyi gerekçe yazıp yazmadığı değildir. Eğer mahkeme suçun kurucu manevi unsurunu hiç bireyselleştirmeden, geçmişte yasal veya muğlak nitelikteki faaliyetlerden otomatik olarak terör kastı çıkarıyorsa, sorun artık yalnızca yargılamanın adilliğiyle sınırlı kalmaz. Bu, fail ile suç arasında manevi bağ kurulmadan cezalandırma anlamına gelir. Böyle bir durumda Madde 7’nin özünde yer alan nulla poena sine culpa — kusur olmadan ceza olmaz — ilkesi devreye girer.
Bu nedenle Yasak kararındaki 11’e karşı 6’lık bölünme yanlış okunmamalıdır. Bu bölünme, yerel mahkeme mahkûmiyetinin isabetli olup olmadığı üzerine değildir. Asıl ayrışma, aynı ciddi kusurun Sözleşme sisteminde hangi madde altında adlandırılacağına ilişkindir: Madde 6 mı, Madde 7 mi?
Bu tartışma, kararın hukukî değerini gösteriyor.
Yasak, daha önceki içtihadın devamı mı, yeni bir eşik mi?
Yasak kararı, mens rea kavramını AİHM içtihadına ilk kez sokmamıştır. AİHM daha önce de kişisel sorumluluk, kusur ve ceza niteliğindeki yaptırımlarda fail ile fiil arasındaki manevi bağ konularında önemli kararlar vermişti. Özellikle Sud Fondi ve G.I.E.M. çizgisi, 7. maddenin yalnızca geriye yürümezlikten ibaret olmadığını; ceza niteliğindeki yaptırımların kişisel sorumluluk kurulmadan uygulanamayacağını göstermiştir.
Türkiye bağlamında ise Kavala kararı önemli bir öncül oluşturur. AİHM, Kavala kararında şiddet içermeyen sivil toplum faaliyetlerinden hükümeti cebir ve şiddet yoluyla devirmeye teşebbüs şüphesine geçiş yapılamayacağını, bu faaliyetlerin büyük ölçüde Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleriyle korunan hakların kullanımıyla ilgili olduğunu belirtmişti. Mahkeme, somut olgu, bilgi veya delil olmaksızın başvurucunun hükümeti cebir ve şiddetle devirmeye teşebbüs ettiğinden makul biçimde şüphelenilemeyeceği sonucuna varmıştı.
Fakat Yasak, bu çizgiyi farklı bir aşamaya taşır. Kavala’da mesele tutuklama için makul şüphe bulunup bulunmadığıydı. Yasak’ta ise kesinleşmiş bir mahkûmiyetin, suçun manevi unsuru bireyselleştirilmeden kurulup kurulmadığı tartışılmıştır. Bu nedenle Yasak’ın yeniliği, yasal faaliyetlerden ağır suç isnadına otomatik geçiş yapılamayacağını ilk kez söylemesinde değildir. Yenilik, bu yaklaşımı 7. maddenin kişisel kusur ve mens rea güvencesi içine yerleştirmesindedir.
Başka bir ifadeyle, Yasak kararı şunu söyler: Kanun norm olarak genel düzeyde öngörülebilir kabul edilse bile, somut fiillerden suç kastına geçiş bireyselleştirilmemişse, bu durum Madde 7 sorunu yaratabilir.
Bu, ceza hukuku bakımından önemli bir eşiktir.
Türkiye için sonuç: TCK 314 yargılamalarında yeni savunma zemini
Yasak kararının Türkiye açısından en somut sonucu, TCK 314 kapsamındaki örgüt üyeliği yargılamalarında savunmanın merkezine mens rea sorusunu yerleştirmesidir.
Türkiye’de özellikle 15 Temmuz sonrası dönemde örgüt üyeliği yargılamalarında, yasal veya olağan faaliyetlerden suç kastı çıkarıldığı görülmüştür: bir bankaya para yatırmak, bir sendikaya veya derneğe üye olmak, bir okulda çalışmak, belli kişilerle irtibatlı olmak, bir telefon uygulamasını kullanmak, bir öğrenci evinde kalmak veya bir sosyal çevrede bulunmak gibi fiiller, çoğu dosyada örgüt üyeliği suçlamasının parçası haline getirilmiştir.
Yasak kararı bu pratiği tamamen hükümsüz kılan genel bir beraat kararı değildir. Böyle okunması da doğru olmaz. Karar, devletlerin delil toplama ve gerçek örgütsel bağlılığı cezalandırma yetkisini ortadan kaldırmaz. Ancak mahkemelerden şunu ister: Eğer bu fiillerden terör örgütü üyeliği kastı çıkarılacaksa, failin örgütün şiddet veya terör amaçlarını ne zaman, nasıl ve hangi somut delille bildiği gösterilmelidir.
Bundan sonra Türkiye’deki savunmalar bakımından asıl soru şudur:
Bu kişi örgütün suç veya şiddet amacını biliyor muydu? Bunu hangi tarihte biliyordu? Bu bilgi hangi delille ortaya konuldu? İsnat edilen faaliyetler, örgütün stratejik veya şiddet içeren yapısıyla nasıl ilişkilendirildi? Mahkeme, görünürde yasal veya muğlak faaliyetlerden suç kastına geçişi nasıl kurdu?
Bu sorular cevaplanmadan verilen mahkûmiyet, artık yalnızca zayıf gerekçeli bir karar olarak görülemez. Yasak kararından sonra bu durum, kişinin manevi bağı kurulmadan cezalandırılması anlamına gelir.
Avrupa için sonuç: 46 devlet bakımından önleyici standart
Yasak kararının önemi yalnızca Türkiye ile sınırlı değildir. Avrupa Konseyi bugün 46 üyeli bir sistemdir ve AİHM’in Büyük Daire kararları, şeklen davalı devlet bakımından bağlayıcı olsa da, Sözleşme’nin yorumlanması bakımından bütün üye devletler için güçlü ve otoritatif bir Avrupa standardı üretir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesi uyarınca taraf devletler, taraf oldukları davalarda AİHM’in kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt eder; kararların icrası da Bakanlar Komitesi’nin denetimine tabidir.
Bu nedenle Yasak, yalnızca Türkiye’nin 15 Temmuz sonrası yargılamalarının ürünü olarak okunmamalıdır. Türkiye bu sorunun en yoğun ve en görünür örneklerinden birini oluşturuyor olabilir; ancak Avrupa Konseyi coğrafyasında farklı hükümetlerin sivil toplum faaliyetlerini, protesto hareketlerini, yabancı fonlu kuruluşları, bağımsız gazeteciliği veya siyasi muhalefeti giderek daha fazla “ulusal güvenlik”, “yabancı etki” veya “kamu düzeni” diliyle çerçevelediği görülmektedir.
Azerbaycan’da Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, insan hakları savunucuları, gazeteciler ve sivil toplum aktivistlerinin serbest bırakılması yönünde çağrılar yapmış ve bu kişilerin meşru çalışmaları veya eleştirel görüşleri nedeniyle hapsedilmelerine ilişkin endişelerini dile getirmiştir. Gürcistan’da Venedik Komisyonu, yabancı ajanlar ve yabancı etkiyle ilgili düzenlemeleri incelemiş; bu mevzuat, sivil toplum faaliyetlerinin güvenlikçi bir çerçeveye alınması bakımından ciddi Avrupa tartışmalarının konusu olmuştur. Sırbistan’da ise Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, gösterilerin polis tarafından yönetilmesi ve sivil toplum ile insan hakları savunucularının çalışma ortamı konusunda özel bir misyon yürütmüştür.
Bu örneklerin hiçbiri Türkiye ile birebir aynı değildir. Ancak Yasak kararının Avrupa çapındaki anlamı burada belirir: devletler güvenlik, kamu düzeni, yabancı etki veya terörle mücadele diliyle hareket ederken, yasal veya sivil faaliyetleri ağır suç kastının deliline dönüştürmek istediklerinde, kişisel kusuru ve mens rea’yı bireyselleştirilmiş biçimde göstermek zorundadır. İlişki, temas veya sosyal çevre kusurun yerine geçemez.
Macaristan ise bu tartışmaya farklı bir yönden bağlanır. 2026 seçimleri sonrasında Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının sona ermesi ve Péter Magyar liderliğindeki Tisza Partisi’nin güçlü parlamento çoğunluğu elde etmesi, hukuk devleti reformları, yolsuzlukla mücadele ve donmuş AB fonlarının serbest bırakılması tartışmalarını gündeme taşımıştır. Reuters, Magyar’ın AB fonlarının serbest bırakılması için Avrupa Komisyonu ile hukukun üstünlüğü ve yolsuzlukla mücadele adımları üzerine görüştüğünü aktarmıştır. Yine Reuters, Orbán döneminde devlet kampanyalarıyla ilişkili önemli medya/iletişim aktörleri ve kamu sözleşmeleri üzerinden hesaplaşma tartışmalarının başladığını bildirmiştir.
Macaristan örneği, Yasak kararının yalnızca mevcut iktidarların ceza hukukunu muhaliflere karşı kullanması riskine değil, aynı zamanda siyasi geçiş dönemlerinde yürütülecek hesaplaşmaların hukuk içinde kalması ihtiyacına da hitap ettiğini gösterir. Yolsuzlukla mücadele, kamu kaynaklarının kötüye kullanımının soruşturulması ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi meşru ve gerekli olabilir. Ancak siyasi yakınlık, kurumsal aidiyet veya eski iktidar ağı içinde yer almak, kişisel kusurun yerine geçemez. Muhalifleri “ilişki yoluyla suçluluk”tan koruyan ilke, geçiş dönemi hesaplaşmalarını da hukuk devleti sınırları içinde tutar.
Bu nedenle Yasak kararı, yalnızca baskıcı ceza pratiklerine karşı değil; demokratik restorasyon iddiasındaki yeni yönetimlere de yönelik bir hukuk devleti uyarısıdır.
Sonuç: Devlet cezalandırabilir, ama varsayımla suçluluk kuramaz
Yasak v. Türkiye, Avrupa ceza hukuku bakımından şu temel ilkeyi yeniden görünür kılmıştır: ceza sorumluluğu kolektif değildir; ilişkiyle, çevreyle, temasla veya geçmişteki yasal faaliyetlerin sonradan farklı anlamlandırılmasıyla otomatik kurulamaz. Devletler terörle mücadele edebilir. Şiddet içeren örgütlenmeleri, gerçek suç ortaklıklarını ve bilinçli katılımı cezalandırabilir. Ancak bunu yaparken, kişinin örgütün suç veya şiddet amacını bildiğini ve bu amaçla hareket ettiğini somut biçimde göstermek zorundadır.
Yasak kararının Türkiye’deki avukatlara bıraktığı en önemli savunma aracı budur: Mahkemelerden yalnızca delilleri saymaları değil, delillerden mens rea’ya nasıl ulaştıklarını açıklamaları istenmelidir.
Kararın Avrupa’ya bıraktığı daha geniş miras ise şudur: modern devletler, güvenlik veya hesaplaşma adına geçmişte yasal, sivil veya muğlak görünen faaliyetleri ağır suçların deliline dönüştürmeye başladığında, bireyi koruyacak en temel ilke kişisel kusur ilkesidir.
Yasak kararı, bu ilkeyi yalnızca teorik bir ceza hukuku kavramı olarak değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. maddesi altında uygulanabilir bir güvence olarak yeniden teyit etmiştir.
Bu nedenle karar, yalnızca Şaban Yasak’ın davasına ilişkin değildir. Türkiye’deki binlerce örgüt üyeliği yargılaması açısından önemlidir. Avrupa Konseyi’nin 46 üye devleti bakımından ise daha genel bir uyarı niteliği taşır: Hukuk devleti, yalnızca suçları kanunda tanımlamakla korunmaz. Aynı zamanda, cezalandırılan kişinin o suçu gerçekten bilerek ve isteyerek işlediğinin bireyselleştirilmiş biçimde gösterilmesiyle korunur.